Sahadaki gerçeklik: Ne Ahmed Şara’nın zaferi ne de Mazlum Abdi’nin yenilgisi

Sahadaki gerçeklik: Ne Ahmed Şara’nın zaferi ne de Mazlum Abdi’nin yenilgisi
Yayınlama: 24.01.2026
Düzenleme: 24.01.2026 22:26
369
A+
A-

Cesim İlhani

SURİYE’DE NELER YAŞANDI? 

GİRİŞ

Suriye sahasında yaşanan gelişmeler bağlamında Kürtlerin yani Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrol alanlarında meydana gelen daralma, kamuoyunda ve bazı analizlerde sıklıkla Şara’nın askeri başarısı ya da Kürt aktörlerin stratejik bir yenilgisi olarak yorumlanmaktadır. Ancak bu tür değerlendirmeler, sahadaki güç dengelerini belirleyen daha geniş yapısal ve uluslararası dinamikleri büyük ölçüde göz ardı etmektedir. Bu çalışma, SDG’nin yaşadığı gerilemeyi yerel aktörlerin askeri veya siyasi kapasitesinden ziyade, Donald Trump döneminde Amerika Birleşik Devletleri dış politikasında belirginleşen kişiselleşmiş, kısa vadeli ve çıkar odaklı yaklaşımın bir sonucu olarak ele almayı amaçlamaktadır.

ŞARA ANLATISININ SINIRLARI VE REJİM DEĞİŞİMİ TARTIŞMASI

Öncelikle vurgulanması gereken temel husus, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın Baas rejimine karşı bağımsız ve mutlak bir askeri zafer elde ettiği yönündeki iddianın analitik açıdan sorunlu olduğudur. Kuşkusuz Suriye’de muhalif güçler, Beşar Esad rejimine karşı uzun yıllar süren silahlı bir mücadele yürütmüştür. Ancak Esad’ın bu çatışma sürecinin doğrudan bir askeri yenilgisi sonucunda ülkeyi terk etmediği; buna karşılık Şara’nın da rejimi kendi askeri kapasitesiyle tek başına mağlup ettiği yönündeki varsayım, mevcut verilerle desteklenmemektedir.

Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın kamuoyuna açık beyanlarında, Esad rejiminin tasfiyesi Trump–Netanyahu–Erdoğan ekseninde şekillenen bir siyasal iradenin sonucu olarak sunulmuştur. Bu tür açıklamalar, sahadaki dönüşümün yerel aktörler arasındaki askeri dengelerden ziyade, küresel ve bölgesel güçler arasında oluşan mutabakatlar ve dolaylı müdahaleler çerçevesinde gerçekleştiğine işaret etmektedir.

Bu bağlamda Şara’nın elde ettiği kazanım, klasik anlamda bir iç savaş galibiyetinden ziyade, uluslararası ve bölgesel aktörlerin müdahalesiyle mümkün kılınmış, kapsamı ve sürdürülebilirliği sınırlı bir başarı olarak değerlendirilmelidir.

GELİŞME

KOALİSYON GÜÇLERİ VE SDG’NİN ASKERÎ OLARAK KISITLANMASI

2026 yılının başından itibaren Suriye sahasında yaşanan gelişmeler, SDG’nin kontrol alanlarında meydana gelen daralmanın yalnızca yerel askeri dengelerle açıklanamayacağını göstermektedir. Bu süreçte öne çıkan en belirleyici faktörlerden biri, Donald Trump döneminde ABD dış politikasında belirginleşen “güçlü aktör tercihine” dayalı yaklaşım ve bu çerçevede Türkiye tarafından desteklenen Ahmed Şara’nın sahada önceliklendirilmesidir. Nitekim Türkiye’nin diplomatik girişimleri sonucunda Ahmed Şara’nın Kasım 2025’te ABD’ye gerçekleştirdiği ziyaret, bu yeni siyasal ve askerî yönelimin önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir.

Son dönemde yaşanan saldırılar ve askerî operasyonlar sırasında SDG’nin, Şara’ya bağlı silahlı gruplara karşı sınırlı bir direnç göstermesinin temel nedenlerinden biri, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin sahadaki tutumudur. Çeşitli saha raporları ve açık kaynak analizleri, koalisyon güçlerinin SDG’ye sağlanan askerî desteği ciddi biçimde kısıtladığını; özellikle Şara’ya bağlı silahlı unsurlara karşı kullanılabilecek kritik silah sistemlerinin devreye sokulmasına izin verilmediğini ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, koalisyon güçlerinin belirli operasyon alanlarından yani Rakka ve Deyrezor’da fiilen çekilmesi, SDG açısından savunulması güç, karşı taraf için ise fiilen “boşaltılmış” ve hazır alanlar yaratmıştır.

Bu bağlamda SDG’nin yaşadığı gerileme, klasik anlamda bir askerî yenilgiden ziyade, sahada dış aktörler tarafından dayatılmış stratejik bir hareketsizlik ve manevra kısıtlaması olarak değerlendirilmelidir. Koalisyon güçlerinin çekilmesi ve askerî angajman kurallarının tek taraflı biçimde daraltılması, SDG’nin hem savunma hem de caydırıcılık kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Bu sürecin uluslararası boyutunu tamamlayan bir diğer kritik gelişme ise Paris’te Türkiye, Suriye ve İsrail arasında gerçekleştiği bildirilen diplomatik mutabakattır. Söz konusu görüşmelerde varılan anlaşmaların, Suriye’nin kuzeyinde güç dengelerinin yeniden şekillenmesine zemin hazırladığı ve Kürt siyasi-askerî aktörlerine yönelik baskının önünü açtığı yönünde güçlü değerlendirmeler bulunmaktadır. Uzun yıllar boyunca Kürt aktörleri İsrail ile ilişkilendiren ve bu söylemi bir güvenlik tehdidi gerekçesi olarak kullanan çevrelerin, Paris’te İsrail’in de dâhil olduğu bir uzlaşma çerçevesinde hareket etmiş olması, sahadaki çelişkili ve pragmatik ittifak ilişkilerini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, SDG’nin alan kaybı, askeri kapasite eksikliğinden çok, büyük güçler arasındaki mutabakatlar, vekil aktör siyaseti ve müttefiklerin koşullu desteği bağlamında şekillenen yapısal bir dönüşümün sonucudur. Bu durum, Suriye sahasında yerel aktörlerin kaderinin, büyük ölçüde uluslararası güç dengeleri ve geçici ittifaklar tarafından belirlendiğini bir kez daha göstermektedir.

İÇ ÇÖZÜLME: ARAP AŞİRETLERİ VE SADAKAT SORUNU

SDG’nin karşı karşıya kaldığı çözülme süreci yalnızca dış müdahaleler ve uluslararası aktörlerin tutumlarıyla açıklanamaz. Sahadaki bir diğer kritik boyut, SDG bünyesinde yer alan bazı Arap aşiretleri ile silahlı unsurların güç dengelerindeki değişime paralel olarak saf değiştirmesidir. Bu Arap aşiretleri, Suriye’de iç savaşın başlamasından itibaren sırasıyla Beşar Esad rejimiyle, ardından IŞİD’le, daha sonra SDG’yle ve son olarak Ahmed Şara yönetimiyle çeşitli dönemlerde ittifak ilişkileri kurmuştur. Dış destek kaynaklarının zayıflamasıyla birlikte söz konusu aşiretlerin yeni şekillenen siyasal yapıya ya da Ahmed Şara’ya yakın çevrelere yönelmesi, SDG’nin çok etnili ve kapsayıcı bir yapı olduğu iddiasının sahadaki karşılığını ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmiştir.

Bu gelişme, SDG’nin toplumsal koalisyonunun ideolojik bağlılıktan ziyade büyük ölçüde güvenlik, kaynak paylaşımı ve dış destek beklentileri üzerinden şekillendiğini ortaya koymaktadır. Dış askeri ve siyasi desteğin geri çekilmesiyle birlikte, sahadaki aktörlerin sadakat ilişkilerinin hızla çözülmesi, SDG’nin kurumsal bütünlüğünün ne denli kırılgan olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda yaşanan saf değiştirmeler, yalnızca bireysel ya da aşiretsel tercihlerden ibaret olmayıp, Suriye iç savaşının karakteristik özelliği olan pragmatik ittifak siyasetinin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Ayrıca, Arap aşiretleriyle kurulan ilişkinin büyük ölçüde güvenlik temelli ve konjonktürel olması, SDG’nin uzun vadeli bir siyasal entegrasyon ve ortak kimlik inşa etme kapasitesini sınırlamıştır.

Sonuç olarak, SDG’nin yaşadığı iç çözülme, yalnızca dış aktörlerin müdahalesinin bir sonucu değil; aynı zamanda sahada kurulan toplumsal ve askerî koalisyonun yapısal zayıflıklarını açığa çıkaran bir süreçtir. Bu durum, SDG’nin askeri varlığının sürdürülebilirliğinin, büyük ölçüde dış destek kadar, içerde kurulan sadakat ve meşruiyet ilişkilerinin derinliğine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

KÜRTLERİN KENDİ İÇİNDEKİ YETERSİZLİĞİ

Bu noktada analitik bir sınırlama yapmak gerekmektedir. Kuşkusuz Kürt siyasal ve askerî hareketinin kendi iç dinamikleri çerçevesinde eleştirilmeyi hak eden birçok yönü bulunmaktadır. Zamanında atılmayan siyasal ve diplomatik adımlar, kaçırılan müzakere fırsatları, iç örgütlenme kapasitesi, yerel meşruiyet üretimindeki yapısal sorunlar ile Türkiye’de yürütülen çözüm süreci bağlamında İsrail ve ABD’nin Kürtlere yönelik tutumunun hatalı biçimde okunması gibi başlıklar, başlı başına kapsamlı bir analizi gerektirmektedir.

Ancak bu çalışmanın odağı, Kürt hareketinin içsel zaafları ya da stratejik hataları değildir. Burada ele alınan temel mesele, Donald Trump öncülüğünde şekillenen uluslararası güç dengelerinin ve büyük aktörlerin kısa vadeli, pragmatik çıkar hesaplarının, Kürt aktörleri nasıl sistematik biçimde yanlış konumlandırdığı ve sahada giderek yalnızlaştırdığıdır. Bu çerçevede Kürtlerin içsel eleştirisi ayrı bir tartışma alanına bırakılırken, mevcut analiz dışsal müdahalelerin, uluslararası mutabakatların ve büyük güçlerin sorumluluğunun altını çizmeyi amaçlamaktadır.

TRUMP DÖNEMİ VE “TÜCCAR DIŞ POLİTİKA”

Donald Trump döneminde ABD dış politikası, kurumsal süreklilik ve geleneksel müttefiklik anlayışından ziyade, kişisel ilişkiler, liderler arası doğrudan temaslar ve kısa vadeli maliyet–kazanç hesapları temelinde şekillenmiştir. Paris’te İsrail ile tesis edilen yüksek düzeyli diplomatik uyum ile Türkiye ile sürdürülen kişisel ve lider odaklı diplomasi, Kürtlerin ABD dış politikasındaki stratejik değerini hızla düşüren başlıca etkenler arasında yer almıştır.

Bu yaklaşım, ABD’nin Suriye ve Ortadoğu’ya yönelik uzun vadeli jeopolitik hedefleriyle yapısal bir gerilim içindedir. Nitekim ABD’nin bölgeye dair yarım asrı aşan stratejik planlamaları; denge politikası, müttefiklerin korunması ve vekil aktörlerin sürekliliği gibi ilkelere dayanırken, Trump döneminde belirginleşen kısa vadeli, pazarlıkçı ve ticari bakış açısı bu geleneği önemli ölçüde zorlamıştır. Tom Barrack gibi figürlerin temsil ettiği bu anlayış, ABD dış politikasının kalıcı bir karakteristiğinden ziyade, belirli bir döneme özgü kişiselleşmiş bir sapma olarak değerlendirilmelidir.

Öte yandan, ABD’nin Kürtleri “sattığı” ya da bilinçli biçimde yalnız bıraktığı yönündeki yaklaşımların, büyük ölçüde normatif ve ahlaki beklentilere dayandığı; uluslararası ilişkiler pratiğinde ise büyük güçlerin bu tür kararlarının çoğu zaman iyi niyetten ziyade çıkar temelli hesaplarla şekillendiği göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle asıl sorulması gereken soru, ABD’nin Kürtlere neden ve hangi koşullarda sırtını döndüğünden çok, Kürt aktörlerin ABD ile ilişkilerinde ne talep ettikleri, hangi stratejik beklentilerle hareket ettikleri ve bu beklentilerin ne ölçüde gerçekçi olduğudur.

Bu çerçevede Kürt–ABD ilişkilerinin geleceği, ahlaki sadakat varsayımlarından ziyade, karşılıklı çıkar tanımları, kurumsal bağlar ve uzun vadeli stratejik uyum üzerinden yeniden düşünülmek zorundadır.

Ayrıca Suriye ile ilişkilerini yeniden tesis eden Suudi Arabistan ve Katar gibi Körfez ülkelerinin Trump yönetimi nezdindeki etkisi, ağırlıklı olarak askerî ya da normatif-diplomatik kapasiteden ziyade, finansal ve ekonomik nüfuz üzerinden şekillenmiştir. Söz konusu ülkelerin ABD yönetimiyle kurduğu ilişkiler, güvenlik mimarisinden çok yatırım, ticaret ve karşılıklı ekonomik çıkarlar temelinde ilerlemiş; bu durum, Trump dönemine özgü “işlem odaklı” dış politika anlayışıyla büyük ölçüde örtüşmüştür.

Benzer bir eğilim, Türkiye–ABD ilişkilerinde de gözlemlenmiştir. Trump–Erdoğan hattında gelişen ilişkiler, klasik müttefiklik ve kurumsal diplomasi kanallarının ötesinde, büyük ölçüde liderler arası kişisel diplomasi ve karşılıklı çıkar pazarlıkları üzerinden yürütülmüştür. Bu bağlamda Suriye sahasında Kürt aktörlerin giderek yalnızlaşması, söz konusu pazarlık süreçlerinde en düşük maliyetle gözden çıkarılabilecek aktörler olarak konumlandırılmalarından kaynaklanmıştır.

Bu süreçte ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapan Tom Barrack’ın oynadığı rol de dikkat çekicidir. Barrack, Donald Trump’a olan kişisel yakınlığıyla bilinen, klasik diplomasi geleneğinden ziyade özel sektör ve iş dünyası kökenli bir figürdür. Uzun yıllara yayılan ticari ilişkileri ve özellikle Suudi Arabistan ile Katar başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle kurduğu ekonomik bağlar, Trump döneminde ABD’nin Ortadoğu politikasının “finansal nüfuz” ekseninde yeniden kurgulanmasında etkili olmuştur. Lübnan kökenli olması ve bölgesel dinamiklere aşinalığı ise, kendisine sahada arabulucu ve kolaylaştırıcı bir rol atfedilmesini mümkün kılmıştır.

Bu çerçevede Barrack’ın pozisyonu, Trump döneminde ABD dış politikasının kurumsal ve ilkesel bir çizgiden ziyade, kişisel ilişkiler, ekonomik çıkarlar ve geçici mutabakatlar üzerinden yürütüldüğünün somut bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

SONUÇ

SDG’nin yaşadığı alan kaybı ne Ahmed Şara etrafında inşa edilen “zafer” anlatısıyla ne de Mazlum Abdi şahsında somutlaştırılan bir başarısızlık söylemiyle açıklanabilir. Ortaya çıkan tablo, büyük güçlerin kısa vadeli ve pragmatik çıkar hesapları doğrultusunda şekillenen uluslararası düzenin, sahadaki müttefiklerini ne denli hızlı ve maliyetsiz biçimde işlevsizleştirebildiğini gösteren somut bir örnek teşkil etmektedir.

Suriye bağlamında SDG’nin ya da genel olarak Kürt aktörlerin “kaybettiği” yönündeki yaklaşımlar, analitik açıdan indirgemeci ve aceleci değerlendirmeler olarak görülmelidir. Oysa Kürt siyasal ve toplumsal mücadelesi, belirli coğrafi kazanımların ya da geçici askeri denge değişimlerinin ötesinde, tarihsel süreklilik taşıyan bir olgu olarak ele alınmalıdır. Bu bağlamda, Kürtlerin Haseke hattı ve Kobani’yi kaybetmesi ihtimali dahi, Kürt siyasal varlığının ve kolektif direncinin ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir.

Aksine, Suriye’de Kürtlerin mücadelesi yeni bir evreye girmektedir. Askerî kontrol alanlarının daralması, mücadeleyi sona erdiren bir kırılmadan ziyade, siyasal, diplomatik ve toplumsal araçların daha fazla öne çıkacağı bir yeniden konumlanma sürecine işaret etmektedir. Bu yönüyle mevcut tablo, bir “son”dan çok, mücadelenin biçim değiştirdiği bir geçiş dönemi olarak okunmalıdır.

Öte yandan, ABD’nin Kürtlere yönelik politikasını yalnızca Donald Trump dönemiyle sınırlamak da analitik olarak eksik bir yaklaşım olacaktır. Trump yönetimi, ABD dış politikasında istisnai ve kişiselleşmiş bir dönem olarak öne çıksa da, Washington’un Kürtlerle ilişkisi çok daha uzun bir tarihsel arka plana sahiptir ve farklı yönetimler altında farklı düzeylerde sürdürülmüştür. Bu nedenle Trump’ın dört yıllık başkanlık süresini, Kürt–ABD ilişkilerinin nihai belirleyeni olarak görmek yanıltıcıdır.

Bu çerçevede, Kürtlerin geleceği büyük güçlerin geçici politik tercihlerine indirgenemez. Kürt aktörlerin temel motivasyonu, ABD ya da herhangi bir dış gücün desteğinden ziyade, kendi yaşadıkları coğrafyada siyasal varlıklarını sürdürme ve toplumsal meşruiyetlerini koruma hedefidir. Dış destekler bu mücadelede belirli dönemlerde kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir; ancak Kürt hareketinin sürekliliği, esas olarak yerel toplumsal dinamiklere, kurumsal kapasiteye ve siyasal dayanıklılığa dayanmaktadır.

Sonuç olarak, Suriye’de yaşanan gelişmeleri Kürtler açısından bir “kaybetme” momenti olarak değil, mücadelenin biçim, araç ve önceliklerinin yeniden tanımlandığı tarihsel bir eşik olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Bu perspektif, hem sahadaki geçici gerilemeleri abartılı yenilgi anlatılarına dönüştürmekten kaçınmayı hem de Kürt siyasal mücadelesini daha uzun erimli ve yapısal bir çerçevede ele almayı mümkün kılmaktadır.

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.